|
Bu neticeleri vermeden önce Osmanlılar devrinde gümüş ve altın
metallerinin ne şekilde arıtıldığı hakkında çok kısa bir bilgiyi
vermekte fayda buluyoruz.
Gümüşün arıtılması: Gümüş madeninden çıkartılan cevherler önce
yıkanmakta, sonra öğütülüp tekrar yıkanmaktadır. Açık bir alanda
önce bir sıra odun ve üzerine bir tabaka meşe kömürü konduktan
sonra yıkanıp kurutulan gümüş cevherleri kemer şeklinde bir
yığının üzerine dizilir. Oluşturulan yığının etrafı balçıkla
sıvanır. Yığının altına bir hava deliği açılır ve üstünde bir baca
bırakılır. Bu işleme “Roşt” denilmektedir. Ateşlenen bu yapma
fırın, metal ergiyip akıncaya kadar uzunca bir süre yakılır. Bu
ilk yakma işleminden sonra ergitilen cevher 2 defa daha yakma
işlemine tabi tutulur. İkinci ve üçüncü yakma
işlemlerinin
gerçekleştiği fırınlar 140 ile 150 cm boyunda merkezi bir ısıtma
odası ile buna bağlı olan ve eritilen cevherin toplanacağı harici
bir odadan ibarettir. Bu fırın 2 tane körük yardımıyla devamlı
olarak yakılır. Körükler insan, su veya hayvan gücüyle döndürülen
çarhlar yardımıyla çalıştırılır. Böylelikle alttan gümüş eriyiği
akmaya başlar. Elde edilen bu metal eriyiği saf olmayıp içinde
altın da olmak üzere karışıktır. Karışık gümüşün saflaştırılması
kalhane dediğimiz fırınlarda gerçekleştirilmektedir.
Altının arıtılması: Doğada altın cevheri bazı istisnalar
dışında saf olarak bulunmaz. Çoğu kez gümüş ve bakırla karışık
halde bulunmaktadır. Ayrıca gümüş madeninde gümüşün içinde altın
ve bakır bulunabilir. Bakır madeni içinde de ekseriyetle altın
bulunmaktadır. Bu durumda karışık halde bulunan bu maden
bileşimlerinin birbirinden ayrılması gerekmektedir.
1-
Doğadan çıkan cevher yıkandıktan sonra öğütülüp tekrar yıkanır. Bu
cevher gümüş madeninin ilk aşamasında anlattığımız üç kademeli
ergitme prosesiyle külçe haline getirilir. Bu külçeler tekrar
arıtılmak üzere kalhaneye gönderilir.
2-
Kalhaneye gelen külçe tekrar arıtılmak üzere işleme tabi tutulur.
Kalhane ustası kal olunacak külçenin içindeki muhtemel bakır
oranına göre bir miktar yumuşak kurşun koyarak kal potasına
yerleştirir. Kal potası; kül ve horasan sıvasından yapılan
süngerimsi (delikli) yassı ve yayvan fazla derinliği olmayan ve
elde yapılan bir çömleğimsi potadır. Bu yapma çömleğimsi pota
geniş ve derinliği az bir kal ocağının üstüne konur. Külçe ve
kurşunun
üzerine çıra,
odun ve kömür yerleştirilerek ateşlenir. Ergitilen metalin üzerine
kuvvetli bir körüğün şiddetli bir rüzgârı ile oksijen verilir.
Kurşun yanarak mürdesenge ( tabii kurşunoksit) dönüşür. Kal
ocağının önündeki delikten bu mürdeseng akar gider veya potamsı
çanak süngerimsi olduğundan bu mürdesengin bir kısmını emer.
Ayrıca kal ustası, uzun ve ucu yassılaştırılmış bir demir çubukla
pota üstünde kaymak tabakası gibi biriken mürdesengi sıyırıp alır.
Mürdeseng ocağın dışına akar, gider. İçinde kurşunu biten eriyik
kendi halinde donar kalır. Kal ocağında yassı yuvarlak bir çörek
kalır. Bu yuvarlak çörek biçimindeki saflaştırılmış metal, gümüş
ve altın ihtiva eder. Ayrıca dışarı akan ve potada kalan mürdeseng
geri kazanılarak diğer işlemlerde tekrar kullanılır.
3-
Yuvarlak çörek biçimindeki metal tekrar ısıtılarak sıcak bir
vaziyette su içine atılıp güherse veya güverse dediğimiz küçük
kürecikler haline getirilir. 1-2 mm. çapındaki bu küçük
parçacıklar izabe kalıplarına konulur ve saç yağı ile 66 derece
ısıda birkaç dakika kaynatıldıktan sonra yavaş yavaş gümüşün
tamamı asitle sıvı haline gelir.) Altın, tuz olarak kabın dibine
çöker, asitli gümüş ve bakır eriyiğinin kirli suyunun kirliliği
durulduktan sonra süzülür ve başka kaba aktarılır. İzabe kabının
dibine çöken altın tuzu güzelce yıkanıp kurutulduktan sonra birkaç
defa eritilip külçe haline getirilir. İzabe kabından eriyik
halinde süzülen (kal olan) sıvı kurşunla kaplı ve içinde
sulandırılmış asit bulunan kaba boşaltılır. Bu aşamadan hemen
sonra eriyik halis bakır bir yaprakla şiddetlice karıştı-
rılır. Bu prosese
gümüş, bakır tarafından tutulduğundan gümüş, tuz olarak kurşun
kabın dibine çöker. Kaptaki eriyik süzüldükten sonra geriye kalan
gümüş tuzu yıkanır ve içindeki bakır parçaları çıkarılır. Yıkanan
gümüş tuzu aynen altında olduğu gibi birkaç defa ergitilip (izabe
edilerek) gümüş külçe haline getirilir. Kurşun kaptan başka kaba
aktarılan süzülmüş sıvı, buharlaştırıldıktan sonra başka bir
kurşunlu kaba aktarıldığında, göztaşı meydana gelir. Bu
göztaşlarından çıkan katı ve siyah sudan tekrar sac yağı elde
edilir.
Günümüzde ilkel metotlarla çalışan kalhanelerde benzer metotlarla
karışık gümüş, altın ve bakır cevheri ayrıştırılmaktadır.
İstanbul’da Kapalıçarşı civarında halen aktif olarak çalışan
birkaç kalhanede ısıtma fueloil ile ve proses de nitrikasitle
yapılmaktadır. İlk kal ocağında, külçe, kurşunla karıştırılıp
kuvvetli aspiratör üşemesiyle gerçekleşen kal işlemi sonucunda
elde edilen karışık külçe, az miktar kurşunla birlikte tekrar pota
kalı denilen ocakta, üstünden kuvvetli oksijen verilerek
ergitilir. Suya dökülen ergitilmiş metal, küçük kürecikler haline
getirilir. Sonra nitrikasitle muamele edilir ve altın tuz şeklinde
çöktürülür. Bu eriyik bir bezden süzülerek altın tuzu geri
kazanılır. Asitli sudaki gümüş ve bakır da geri kazanılır. Gerek
altın tuzu ve gerek gümüş suyu kurutulduktan sonra birkaç kez
eritilerek, altın ve gümüş külçe haline getirilmektedir. Isının ve
kullanılan asitin gücüyle 995 ayar civarlarında gümüş ve altın
kolaylıkla rafine edilmektedir. Analizlerini yaptırdığımız gümüş
akçelerinin ayarları genelde 960±20 olarak değişmektedir.
Kuruluşundan 1650 yılına kadar bir periyodu kapsayan bu devre
içinde Osmanlılar halis gümüş olarak bu sınırlar içinde kalan
gümüşü kullanmışlardır. Bu zaman sürecinde görülüyor ki Osmanlılar
gümüşün ayarını binde 975 civarına getirme tekniğine sahiptiler.
Halis gümüşün ayarını yukarıda belirtilen sınırlar içinde
kalmasının sebebi, bizim izlenimlerimize göre o günün koşullarında
yakıt ve kal işlemlerinin fazladan ek bir masraf getirmiş
olmasından kaynaklanmaktadır. Herhalde bu ayarlar, yetkililerce de
yeterli görülmüş olmalıdır. Zaten 1000 ayar gümüş (ki günümüzde en
yüksek 999 ayara ulaşılabilir) son derece yumuşak ve aşınmaya çok
müsaittir. Bugün en yüksek ayarda imal edilen takılar dahi 925
gümüş ayar damgasını taşımaktadırlar. Akçelerin ayarları
konusundaki yanlış ve eksik bilgiler, bu hususta tarihi araştırma
yapanlar tarafından esaslı ve güncel bir tahlil yaptırmadan, eski
yazarların makale ve kitaplarından alıntı yapılarak ve mehaz
gösterilerek naklen günümüze ulaşmıştır. Yukarıda belirttiğimiz
akçe ayarları, en son teknolojiler kullanılarak hassas bir şekilde
tahlil ettirilerek bulunmuştur. |